Merhaba, Uluslararası Diplomatik İlişkiler Akademik Araştırmalar ve Eğitim Derneği olarak Aydın Adnan Menderes Üniversitesi-İşletme Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Alper Yılmaz ile Avrupa Güvenlik Mimarisi ve Türkiye üzerine röportaj gerçekleştireceğiz. Öncelikle kendisine teşekkür ediyor ve sözü kendisine bırakıyorum.
Soru 1: Donald Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin Avrupa ülkeleri ile ilişkileri ciddi şekilde sarsılmış görünüyor. Trump, Moskova ile ilişkileri yeniden kuruyor ve bu 1990’lardan beri var olan ‘‘Liberal Dünya Düzeni’’nin sonuna yaklaşıldığı yorumlarına neden oluyor. ‘‘Liberal Dünya Düzeni’’ terimi, ilkeler ve normlar üzerine kurulu bir uluslararası ilişkiler sistemini ifade ediyordu. Sizce ‘‘Liberal Dünya Düzeni’’ sona mı eriyor ve ‘‘Yeni Dünya Düzeni’’ mi kuruluyor?
Öncelikle size ve ekibinize böyle bir konuya vurgu yaptığınız için teşekkürlerimi iletiyorum. ABD soğuk savaşın sona ermesinden bu yana uluslararası hukuk çerçevesinde hareket eden, liberal dünya düzenini savunan, demokratik eğilimlerin yanında olan ve normatif değerlere önem veren bir aktör konumda idi. Bu eğilimleri ile her zaman küresel sistemin önde savunucusu ve garantörü pozisyona sahip bir Amerika vardı. Fakat 11 Eylül saldırıları ile birlikte Amerika’nın demokratik ve hukuki değerlerden ne kadar uzaklaştığını, ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda insan haklarını nasıl ikinci plana ittiğini ve bunun yanı sıra sahip olduğu ‘‘İliberal’’ ya da otokratik devlet anlayışının dünya üzerinde ne kadar yıkıcı bir etki bıraktığını hepimiz görmüş olduk. Bu süreçte Rusya ve Çin gibi ülkelerin yine küresel arenada boy gösterdiği, böylece tek taraflılığın yerini çok kutuplu bir dünyaya bıraktığı, dost düşman algısının yalnızca Amerika’nın çıkarlarına göre şekillendiği ve uluslararası kuruluşların görmezden gelindiği, dolayısıyla uluslararası sistem, sert güç dediğimiz bir arenaya dayalı ve hukuk dışı politikaların temellerinin atıldığı bir zemine doğru evrildi. Yani Liberal Dünya Düzeni zaten 2000’li yılların başında derinden sarsılmıştı. Sonraki süreçte patlak veren Arap Baharı’nda demokratik hareketlerin savunulduğu kadar otoriter eğilimlerin de desteklenmesi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Batı’nın mağdurun yanındaymış imajı vermesine rağmen, İsrail-Hamas Savaşı’nda on binlerce Gazze’li Müslüman’ın ölümüne sesiz kalınması ve İsrail’in siyasi, ekonomik ve askeri açılardan desteklenmesi bunun yanında Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik yapılan işkencelere ne yazık ki duyarsız kalınması gibi gelişmeler hali hazırda Liberal eğilimlerin artık yalnızca kağıt üzerinde kaldığını ve hükmünü büyük ölçüde yitirdiğini bizlere gösterdi. Günümüze doğru gelecek olursak ikinci başkanlık döneminin henüz başında olan Trump, Amerikan dış politikasında bir devrim yaratıyor. Trump’ın politikaları yerleşik kurumları ve uluslararası iş birliği modellerini pasivize ederek dünya düzenine yeni bir yön verme eğilimde olduğunu görüyoruz. Artık Washington uluslararası örgütlere ve anlaşmalara şüphe ile yaklaşan savunmacı ve rasyonel bir egemenlik anlayışını benimsemeye başladı. Bununla birlikte Trump ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya Amerikan’ın taraf olduğu uluslararası anlaşmaları ve iş birliği yaptıkları uluslararası örgütleri inceleme talimatı verdi. Bu da Trump’ın küresel sisteme karşı ne kadar şüphe ile yaklaştığının bir tezahürüdür. Trump, hali hazırda Paris İklim Anlaşması ve Dünya Sağlık Örgütünden çekildi. NATO’ya Amerika tarafından yapılan askeri harcamaların kısıtlanmasını ve bilhassa Avrupa ülkelerinin elini taşın altına koyması gerektiğini dile getirdi. Trump, NATO’nun temelindeki o kollektif kimliği görmezden geliyor ve NATO’yu Avrupa’nın savunma mekanizmasından çıkararak ekonomik odaklı bir iş birliği örgütü konuma getiriyor. Öte yandan baktığımızda Grönland ve Panama Kanalı’nın ilhak edilmesi, Kanada’nın 51. eyalet olarak ABD’nin bünyesine katılmasını istemesi ve ordunun Meksika sınırına konuşlandırılması gibi yayılmacı zihniyeti siyasete dönüştürmeye çalışan bir manevra ile karşı karşıya kalıyoruz. Trump’ın ikinci döneminde uygulamış olduğu Amerikan siyaseti ve tutumu Asya Pasifikte Çin’in, Avrasya’da ise Rusya’nın yayılmacı politikalarına bir model oluşturmaktadır. Rusya açısından baktığımız da ise Putin ikinci Trump hükümeti öncülüğünde Ukrayna ile yapılan barış görüşmelerinde tavizler vermiyor ve maksimalist taleplerine bağlı kalmak istiyor. Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya katılmamasını, nükleer silahlardan arındırılması ve askersizleştirilmesi pazarlık masasına koyuyor. Bunun yanı sıra Moskova, Ukrayna’da uluslararası hukukla bağdaşmayacak şekilde Kırım gibi ilhak edilen bölgeleri kendi toprak parçası olarak görüyor ve buraları elinde tutmak istiyor. Bir hususa değinmek gerekir ki, demokrasi, evrensel hukuk ve insan hakları gibi Liberal söylemleri savunan Avrupa’nın başta Almanya olmak üzere Fransa, İtalya ve İngiltere ülkelerin İsrail’e koşulsuz şartsız ekonomik ve silah desteği vermesi, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in her fırsatta İsrail’in kendi savunma hakkını gerekçe göstermesi fakat gelinen noktada Avrupa’nın, Filistin’de hayatını kaybeden ve topraklarından göç etmeye zorlanan Müslümanlar için sesini çıkarmaması, herhangi bir barış çağrısı yapmaması ve Gazze’ye gelen insani yardımların İsrail tarafından engellenmesine duyarsız kalınması gibi durumlar Avrupa ülkeleri açısından da baktığımızda artık Liberal Dünya Düzeni’nden ‘‘İlliberal’’ veya Otokratik bir uluslararası sisteme geçildiğinin birer tezahürüdür. Transatlantik ilişkilerinde yaşanacak çatlaklardan ötürü ki yaşanmaya başlandığı bu dönemde Batı’nın kendine yeni alan açmaya başladığı, yeni partnerlere ihtiyaç duyabileceği ki Türkiye’de bu partnerler arasında yer alıyor, tamamen yeni bir dünya düzeni’nin kurulacağını gösteriyor. Bu süreçler meşru müdafaa veya yasal savunma söylemleri altında silahlanmaların artacağı, uluslararası hukuk kavramının hiçe sayılacağı ve ne yazık ki yeni kaos ortamının doğacağı otokratik bir atmosfer yaratabilir.
Soru 2: Donald Trump, Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin yaptığı harcamaları da tasarruf sağlanacak alan olarak görmekte ve bu nedenle de Avrupa’nın güvenliğinden Avrupalıların sorumlu olmasını talep etmektedir. Trump’ın bu kararını etkileyen en önemli faktör ise ABD-AB ticaret ilişkisinde ABD’nin aleyhine oluşan tablodur. Trump açıkça AB’yi “hasım”, Brüksel’i “cehennem çukuru” şeklinde betimleyerek AB’ye “Savunmaya daha fazla para harcamazsanız sizi korumam” dedi. NATO ve ABD’nin güvenlik şemsiyesinde olan Avrupa, günümüzde artık bu “garanti” altında değil. Sizce ABD’siz ve NATO’suz Avrupa Birliği’nin yeterince otonom bir savunma kapasitesi var mı?
Donald Trump Transatlantik ilişkilere her zaman mesafeli yaklaşan bir lider olmuştur. İlk başkanlığı döneminde de Avrupa’nın siyasi ve askeri alanlarda yeteri kadar sorumluluk almadığını, ABD’nin sırtından geçinen bir kıta olduğunu ve kendi başına uluslararası krizleri çözebilecek kapasiteye sahip olmadığını her fırsatta dile getiriyordu. İlk başkanlığından bu yana pek bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Son zamanlardaki açıklamalarında da Avrupa Birliği’nin Amerika’yı mahvetmek için kurulduğunu ifade etti. Bu açıklama Avrupa Birliği’nin varlığını sorgulatan bir yaklaşımdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa Birliği’nin kuruluşuna giden yolda Amerika’nın çok büyük maddi destekleri oldu. ABD, Truman Doktrini ve Marshall Yardımları sayesinde komünizm ile mücadeleyi destek göstererek Avrupa’yı yeniden inşa eden ve savaşın yaralarının sarılmasına öncülük yapmıştır. Avrupa’ya bu süreçte gönderilen toplam yardım miktarı 13 milyar doları bulmuştu. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesine baktığımız zaman evrensel hukuk, insan hakları, barış ve ifade özgürlüğü ilkeler yer alır. Fakat Trump’ın bu söylemi sanki Avrupa’nın bu iyimser hedefler üzerine değil de tamamen Amerika’yı tarih sahnesinden silmeyi kendine misyon edinmiş, militarist ve illiberal bir demokrasi modeli üzerine kuruldu algısı yaratıyor. Dolayısıyla burada Trump’ın söylemlerinden Avrupa Birliği’ni kötü gösterme ve kuruluş felsefesine tamamen yönünü değiştirdiğini ifade eden bir algı çıkarıyoruz. Savunma konusuna gelecek olursak, Avrupa Birliği’nin şuan için kendine yeten bir savunma kapasitesi bulunmamaktadır. Hatta Alman Ekonomi Enstitüsü’nün 2025 yılında yayınlamamış olduğu raporda, ‘‘Avrupa savunma sanayisi patentleri konusunda Amerika’nın çok gerisinde kalıyor. Silah ve savunma sanayisinde Amerikan merkezli şirketler yaklaşık olarak 18 bin patent başvurusunda bulunmuşken, Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki şirketlerin bu alandaki başvuru sayısı toplam 12 bin civarandadır’’ açıklaması yapmıştır. Bu rakamlar Trump’ın, Avrupa’nın yıllardır NATO’nun güvenlik kapasitesine yeterince yatırım yapmadığı ve Amerika’nın sırtından geçindiği şeklindeki eleştirisini de haklı çıkarıyor. Washington’un geçtiğimiz haftalarda aldığı bir kararla Ukrayna’ya yapılan askeri yardımı askıya aldığını duyurması da Avrupa ülkelerinde tepkiye yol açtı. Trump, Avrupa ülkelerine NATO’daki harcamalarını %2’ye çıkarmaları yönünde baskılar yapıyordu. Avrupa liderleri de Rusya’nın revizyonist bir tutum eksenin de olası bir saldırısı karşısında Trump’ın NATO ortaklarına tam destek verip vermeyeceği konusunda şüphe duyuyorlar. Avrupa şimdiden kapasitesine arttırmak için orta vadeli planlar yapmaya başladı. Mesela Almanya özelinde baktığımızda 23 Şubat seçimlerinden sonra CDU/SPD yani savunma payının arttırılması ve alt yapının yenilmesi için 500 Milyar Euro değerinde özel bir fon oluşturulma kararı aldılar. Mart ayında yapılan bu karar yasa tasarısı olarak Alman Meclisinden geçti. Şuan Almanya’nın 2024’deki Gayri Safi Yurt Hasıla’sı baz aldığında ulusal servetinin %1’ni aşan savunma harcamalarının, ülkenin borç frenine takılmadan savunma harcamalarının yürürlüğe girebilmesi ve yaklaşık 45 Milyar Euro’nun üstünde bir harcama yapılması düşünülüyor. Bu da demek oluyor ki özel fon için ayrılan 500 Milyar Euro’nun Almanya’nın borç frenine (gelir-gider dengesi) takılmadan hem kendi ulusal silahlı kuvvetlerini güçlendirmek hem de Avrupa’da yeni bir güvenlik şemsiyesi oluşturmaya gittiklerini gösteriyor. Öte yandan Almanya’da zorunlu askerlik tartışması bu aralar gündemdedir. CDU seçimden önce zorunlu askerliği yasallaştıracağı, Almanya’nın NATO’nın savunma kapasitesi altında kalmamak adına bu zorunlu askerliği yürürlüğe koyacaklarını vaat etmişlerdi. Bu konu halen Almanya’da tartışılıyor. SPD bu duruma biraz daha ılımlı yaklaşıyor ve zorunlu değil de gönüllü askerliğin olması gerektiğini söylüyor. Avrupa Birliği geneline bakacak olursak, Avrupa Komisyonu’nun hazırlamış olduğu iki tane savunma planı var. Bunlar birincisi ‘‘Beyaz Kitap’’ adı verilen bir plandır. Burada Avrupa Birliği üye devletlerinin savunma harcamalarını arttırarak, daha entegre bir Avrupa savunma sanayisinin oluşturulması yönelik bir haritadır. Beyaz Kitap, 2030 yılına kadar Avrupa’nın savunma gücünün kuvvetlendirilmesi, askeri hareketliliğin arttırılması, stok yönetimlerinin güçlendirilmesi ve sınır güvenliğinin iyileştirilmesi gibi konuları kapsıyor. İkincisi ise ‘‘ReArm Avrupa’’ planıdır. Burada ise önümüzde ki 4 yıl içerisinde yaklaşık 800 Milyar Euro değerindeki bir bütçenin harekete geçirilmesi hedefleniyor. Burada daha çok hava ve füze savunması yanında siber güvenliğin güçlendirilmesini savunan bir yaklaşım vardır. Dolasıyla savaş devam ederse Ukrayna’nın silahlandırılması için de kullanılacak bir plandır. Zaten hali hazırda Almanya ve Fransa gibi ülkeler Ukrayna’ya koşulsuz şekilde silah desteği veriyorlar. Rearm Avrupa planıyla da bu desteğin arttırılması ve Ukrayna’nın silahlandırılmasına ivme kazandırmak istiyorlar. Sonuç itibari ile Avrupa ulusal güvenliğine zarar verebilecek muhtemel bir Rus tehdidine ve Trump’ın Transatlantik ilişkilerde infial yaratacak boyutta ki politikalarına karşı artık savunma kapasitesini güçlendirmeyi hedefliyor. Avrupa hem kendi çıkarlarını koruma hem de uluslararası arenada başat bir aktör olmayı hedefliyor.
Soru 3: Donald Trump’ın açıklamaları sonrasında Avrupa’nın güvenlik mimarisinin yeniden şekilleneceği gündeme geldi. Bu yeni süreçte, Batı medyasında Türk ordusunu ve silah üretimindeki başarılarını öven çok sayıda yorum çıkmaya başladı. Tasarlanan yeni Avrupa güvenlik yapısında Türk ordusunun önemli rol oynayabileceği de yorumlarda ifade edilmektedir. Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan da ‘‘Avrupa güvenlik mimarisi yeniden oluşacaksa Türkiye’siz olması mümkün değil’’ ifadelerini kullandı. Sizce ABD ve NATO olmadan kurulacak Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’nin rolü nasıl olur?
ABD’nin Donald Trump dönemi ile beraber Avrupa güvenlik mimarisine daha az ilgi göstermesi, ister istemez Türkiye NATO için daha değerli bir aktör haline getirmiştir. Transatlantik ilişkilerde Amerika’nın güvenlik konusundaki köklü politika değişikleri Avrupa’nın Ankara gibi güçlü bir ortak olmadan olası bir Rus tehdidine karşı kendisini savunmasının çok zor olduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz aylarda Fransa’nın ev sahipliğinde güvenlik toplantısı yapıldı. Toplantıya, Almanya, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin yanı sıra NATO genel sekreteri Mark Rutte’de katıldı. Rutte toplantıda Avrupa Birliği liderlerine seslenerek NATO’nun ikinci büyük silahlı kuvvetine sahip olan Türkiye’yi işaret ederek, ‘‘Avrupa güvenliği savunma iş birliği sürecine Türkiye gibi askerî açıdan güçlü ülkeleri dahil edin’’ açıklaması yaptı. NATO’nun bu uyarısına istinaden Avrupa Birliği’nin güvenlik sınırları yeniden gündeme geldi. Türkiye mart ayının başında Londra’da düzenlenen Avrupa Birliği güvenlik toplantısına davet edildi. Bu süreç Türkiye adına önemli bir gelişmedir. Toplantıya Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan katıldı. Bu zirvenin en önemli gündem maddesi olası bir barış anlaşması kapsamında Ukrayna’nın güvenliğinin garantisi edilmesi ve oluşturulacak sınır hatlarına bir barış gücü yerleştirilmesiydi. Bazı uzmanlara göre Türkiye de bu barış gücüne destek verilmesi yönünde talepte bulunuldu. Tabi bunun içeriği ayrıntılı olarak açıklanmadı. Fakat gerçekten böyle bir durum varsa Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederse Türkiye Ukrayna sınırına aynı Libya’da olduğu gibi bir barış gücü gönderebilir. Eğer böyle bir durum yaşanırsa Türkiye tampon bölge olmaktan çıkacak ve direk olarak Avrupa güvenlik mimarisinin kilit oyuncusu haline gelecektir. Çünkü Avrupa Birliği içerisindeki ordular hem siyasal açından hem de operasyonel kapasite açısından Türkiye’nin çok gerisindedir. Öte yandan yine savunma sanayisinde Türkiye son yıllarda büyük bir sıçrama yaşıyor. Hem ürün çeşitliliği hem de ürün kapasitesi açısından BAYRAKTAR firması öncülüğünde milli savunma sistemimizin önemli bir yol kat ettiğini söyleyebiliriz. Türkiye son yıllarda ki bu performansı ile dünyanın en büyük İHA/SİHA tedarikçilerinden birisi hali gelmiştir. Şuan 28 farklı ülkeye SİHA satışı yapıyoruz ve dünya üzerinde yapılan bu satışların %65-70’i Türkiye’den yapılmaktadır. Bu rakamlara bakacak olursak Çin ve Amerika’nın bile önde olduğumuzu görüyoruz. 2019’dan bu yana Ukrayna’ya yüzlerce SİHA satışı yapıldı ve savaş sürecinde Kiev’in Rus askeri üslerinin keşifleri noktasında büyük destek sağladı. Bu noktada gelinen durum, akıllara Türkiye-Avrupa Birliği müzakerelerini yeniden canlandırır mı sorusunu getiriyor. Bu soruya evet cevap vermek ilk başta ütopik bir açıklama olur. Çünkü Avrupa Birliği’ne üyelik kriterlerinden, güvenlik ve savunma sadece unsurlardan bir tanesini oluşturmaktadır. Nasıl ki 2015 sonrasında o zamanlarda Avrupa Birliği için en büyük tehdit olan göç ve mülteci konusunda Türkiye AB’nin yükünü hafifletip milyonlarca sığınmacıya kapıları açmasına rağmen nasıl ki Türkiye’nin üyelik sürecinde bir yol kat edilemedi hatta süreç askıya alındı ise şuan ki güvenlik meselesi de tek başına unsur olarak Türkiye-AB müzakerelerinde bir canlanma yaratmayacaktır.
Soru 4: ABD Başkanı Donald Trump Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın son bulması için politikalarını hızlıca geliştirmektedir. ABD’nin sağladığı imkanlar Ukrayna’nın cephede elini güçlendiriyordu fakat Beyaz Saray artık Ukrayna’yı destekleyemeyeceğini açıkladı. Güvenlik konusunda ABD’nin desteğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan Ukrayna ve Avrupa ülkeleri çıkış yolu arıyor. Sizce Avrupa Ukrayna’da ABD’siz hareket edebilir mi?
Avrupa’nın an itibari ile bir saldırı ve savunma kapasitesi yoktur. Üstelik Rus ordusuna karşı mücadele edebilmek gücü ve direnci bulunmamaktadır. Rusya 3 yıldır yıpranmış ve birçok zayiat vermiş olsa da hem asker sayısı hem de mühimmat ve kapasite bakımında dünyanın en güçlü ordulardan birine sahiptir. Şuan Rusya’nın 3.5 milyon askeri kapasitesi ve 4-5 bin arasında da hava savunma kapasitesi vardır. Bu da Amerika’dan sonra Rusya’yı en güçlü ikinci ordu konuma yerleştirmektedir. Avrupa ise daha yeni 2030 planları yapıyor. Avrupa’nın askeri açıdan güç kazanması içinde önünde uzun bir yol var. Fransa hali hazırda Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip olsa da Paris’in ABD desteği olmadan Ukrayna’da tek başına hareket etme kapasitesi bulunmamaktadır. Ancak Türkiye destek verirse ABD’ye ihtiyaç olmayabilir. Bir de işin farklı bir boyutu var. Trump her ne kadar barış getirme vaatlerinde bulunsa da Zelenski’nin barış şartlarını kabul etmemesi veya ulusal çıkarlarından taviz vermemesi durumda Washington’un yönünü Rusya’ya kaydırarak kapalı kapı ardından Moskova’yı destekleme ihtimali de doğabilir. Bu ihtimal ütopik gibi gelse de Trump’ın Avrasyacı yanını, Putin’e olan sempatisini ve son zamanlar da Moskova ile ilişkilerini düzene sokma çabalarını da hesaba katarsak bu ihtimal çok da ütopik durmuyor. Trump, savaşı diplomasi ile çözemez ise savaş ile çözmeye de kalkabilir. Trump’ın Çin ve Avrupa Birliği’ne karşı sert tutumunu Rusya’ya sergilemediğini ve ılımlı yaklaştığını görüyoruz. Amerika, Ukrayna Savaşı ile Rusya’ya uygulamış olduğu yaptırımları hafifletmeyi planlıyor. Biden dönemi Rus oligarklara uygulanan yaptırımların kalkması konuşuluyor. Dolasıyla atılacak böyle bir Rusya ekonomik olarak da daha güçlü konuma getirecek ve Avrupa Birliği’ne karşı pazarlık gücünü de arttıracaktır.
Soru 5: ABD Başkanı Trump, yerli üretimin artırılması amacıyla ithal otomobil ve kamyonlara yüzde 25 gümrük vergisi uygulanmasına yönelik kararnameyi imzaladı. Avrupa otomobil üreticileri, ABD’nin otomobil ithalatına yüzde 25 gümrük vergisi uygulama kararından endişe duyulduğunu, sorunların müzakere ile çözülmesi gerektiğini bildirdi. Sizce Beyaz Saray’ın bu uygulamalarına karşı Avrupa Komisyonu ne tür adımlar atacaktır?
Başta Alman otomobil sanayisi olmak üzere şuan Avrupa otomobil markaları son yıllarda ciddi şekilde düşüşe geçti. Özellikle Alman markaları Volkswagen, Mercedes ve Audi gibi firmalar son dönemlerde Çin ile rekabet edemeyecek konuma geldiler. Avrupa menşeili otomobil markaları elektrikli araç üretemiyorlar ve hala içten yanmaları otomobilleri piyasaya sürüyorlar. Artık dijital dünyada yaşıyoruz, yapay zeka gelişiyor. Dolasıyla otomobil sektöründe yalı iletken çipler önem kazanmaya başladı. Çin bunu çok iyi şekilde yapabiliyor. BYD firmasının ürettiği araçlar Avrupa dahi yok satıyor. Yapay zeka her ne kadar 2014 tarihinde Almanya’nın Hannover şehrinde başlamış olsa da devamını getiremediler. Volkswagen üç firmasını kapatacağını ve 2030 tarihine kadar 35 bin kişiyi işten çıkaracağını açıkladı. Bu da on binlerce işçinin süreçten kötü etkilenmesi anlamına geliyor. Audi 2030 tarihine kadar küçülmeye gideceğini açıkladı. Yani Avrupa ülkeleri özellikle Almanya şimdiden 2030 planlarını hem ekonomik hem de savunma açısından yapmaya başladılar. Almanya’nın ekonomisi ürettiği ürünlerini Avrupa ve dış pazarlara daha çok ihracata dayalı olarak büyür. Son yıllarda Almanya’nın ihracat payında da düşüş var çünkü Çin malları hem ucuz hem kaliteli mal üretip dış piyasaya ihraç ettiğinden ötürü dünya pazarını domine etmiş durumdadır. Hatta Avrupalı iş adamları dahi Avrupa pazarını terk ediyor ve Çin’e gidip yatırımlarını orada yapıyorlar. Almanya’da hala evlere mektup geliyor. Ağır işleyen bir bürokrasi söz konusudur. Bankacılık sektörü dijitalleşmeden çok uzak konumdadır. Bu noktada Türkiye dijitalleşme konusunda Avrupa’dan çok ileri düzeydedir. E-Devlet uygulaması bu noktada çok büyük hizmettir. Almanya e-faturaya bu sene geçecek. Bu açıdan Almanya ekonomik olarak Çin ve Amerika’nın çok gerisinde kalıyor. Avrupa genelinde şuan enflasyon da çok fazla yüksek durumdadır. İnsanların alım gücü düşüyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan ötürü büyük bir enerji krizi var. Avrupa’nın çoğu yerinde zaman zaman elektrik ve telefon kesintileri oluyor ve internet alt yapısı çok zayıf kalıyor. Dolasıyla şuan Almanya’da çok ciddi yapısal sorunlar var. 2025 yılı içinde demiryolu işçileri 5 kez grev yaptılar. Bu durum Fransa ve Hollanda da aynı şekilde devam ediyor. Tüm bunlar Avrupa ekonomisinde ciddi çatlaklar yaratıyor. Trump’ın Avrupa’ya alüminyum ve çelik ürünlerinde gümrük vergilerini yükseltmesi zaten krizde olan Avrupa sanayisi açısından daha büyük infial yaratabilir. Avrupa ürünlerini Amerikan pazarında satılmaz ise ihracata dayalı ekonomik model zarar görmeye devam edebilir ve bu da ihracat-ithalat dengesinde problem doğurur. Avrupa’nın planına değinecek olursak Avrupa Komisyonu şuan ABD’ye karşı bir misilleme yapma içerisindedir. 2018’den bu yana askıya alınan tarifelere tabi olan Amerikan ürünlerin listesi Avrupa Birliği üye ülkelere danışılacak ve adı açıklanan ürünlerin Avrupa pazarına girmesine müdahale edilecek. Yani bu durum gümrük oranlarının arttırılması anlamına geliyor. Nasıl ki Trump şuan Avrupa pazarından Amerika’ya girecek ürünlere gümrük tarifesi getiriyorsa, aynı misillemeyi Avrupa Birliği de yapacaktır. Yine Amerikan menşeili şirketlerin de Avrupa yatırım yapmaları kısıtlanacak veya zorlaştırılacaktır. Dolasıyla bu tabloda bir kaybet-kaybet senaryosu söz konusudur. Bu durum iki taraf açısından da ekonomik bir dar boğaz yaratacaktır. Fakat bu durumdan ABD mi yoksa Avrupa Birliği mi etkilenir diye soracak olursak, şimdiden bunu kestirmek zor olduğu için durumu ilerleyen süreçte göreceğiz.